kimse merak etmesin

zamanları aşan bir yazı / çocukluğum...FEK

...

"Kimse merak etmesin... sabaha kadar yazacağım. yavaş yavaş..

Saat 01.12, 17 Ağustos 2002

Ve ben yazıyorum belli belirsiz vuruşlarla... bir yanda anıtın oradaki kızlar –ki beni sürekli arıyorlar- fonda İlhan İrem –genelde Koridor çalar- devam ediyoruz...

Konu ne nerede nasıl niçin vesaire vesaire tartışılır elbet... tartışılmalı da zaten.. ama konu? Konu ne olmalı, ne bitmeli veya ne içermeli ne anlatmalı insanlara. Ben ne anlamalıyım... karmakarışık ezgiler gelebilir mi bir araya... hepsi soru... soru.....

Yanıtlar nerede? Gül kokulu çeyiz sandığının içinde olacak değil ya..

“Hani olur ya bir ara sevmek tutar seni...
  Bilir misin aşk denen o uzun bilmeceyi...

  Hani olur ya bir ara ağlamak tutar seni..
  Bilir misin ayrılık denen o düzmeceyi...”

Hala yazıyorum... fonda yemen türküsü.. saat ilerliyor! Çağla çaldırıyor... usul usul..  açmadım telefonu.. açmak istemeyişimden herhalde...

.............

şarkılar hala yankılanıyor kulaklarımda.. ve birden erkin koray başladı....... anma arkadaş....

anmak? Veya anmamak? İşte bütün mesele bu... deprem... anmak veya anmamak...

“Yeraltından fısıltılar geliyor, fısıltılar kime ninni söylüyor?”

bence bütün mesele bundan ibaret.....

şeriat uğruna yozlaştırdığımız şeylere dönüş... hayat; pencereden bakınca ne kadar güzel...

ben hala konuyu bir türlü bulamadım ne yazacak.... belki de konu her şeydir... yoksa her şey mi konu? İkisinin de doğru olma ihtimali mevcut... nereden baksanız felaket hani!!!

Felaket dedim de aklıma geldi... felaket insana zarar verir... yani insan felaketlere karşı hazırlıklıysa zaten felaket, felaket olmaz... O zaman;
                               FELAKETLERİ YARATAN BİZ MİYİZ?
.......

Bazen en kolay sorular bile yanıtsız bırakılırmış... Belki bu soru da böyle bir soruydu... ama yanıtı çok mu kolay...

Annemler yattılar... benim yazdığımın farkında değiller herhalde... farkında olsalar kim bilir ne kızarlardı! Eee... ben olsam ben kızarım yani... ne bu efendim... gecenin herhangi bir yarısı  yazı yazmak konusu belli belirsiz. Olur mu hiç?

Bal gibi olur efendim..........

Ayrılanlar İçin çalıyor... Ne garip çalan şarkılar deprem sonrasıyla ilgili...

Giden gelmiyor....
Anma arkadaş...
Ayrılanlar için....    –ben seçmedim müzikleri, tesadüfen geldi....-

Deprem! Ne tatlı bir sözcük.. kimine masal, kimine korku filmi.... hepimizi içine çeken bir akım.... jeoloji ve jeoterminoloji gibi abuk şeylere kafa yoracak değilim... en azından bu işi uzmanlarında bırakıyorum...

-ağır yazdığımı farkettim, hızlanmalıyım-




ne çalıyor biliyor musunuz? Sürgün gibi masallarda...................

Deprem bir masal bence de içinde sürgünüyle...
Sizi cehennemin tam ortasına da bırakabilir.
Ya da kendinizi meleklerin kanatlarında bulursunuz....
Belki de kararmış dünyada yaşamaya devam edersiniz...

Ben ikincisini tercih ederim... Eren öğretmenimin tercih ettiği gibi....

Hoppala nereden çıktı şimdi bu? Ne güzel yazıyorduk gecenin herhangi bir yarısı... oldu mu şimdi bu..

Gözünde yaşlarla başladı... Bana söylüyor uzaktan Eren öğretmenim... ta uzaklardan yankılanıyor... çok iyi duyuyorum... Merak etme bir zaman sonra meleklerin de ötesinde buluşacağız seninle...

Kainatın herhangi bir derinliğinde.....

Ne bekliyorum ben....ve her şey düşünceye dönüşüyor... Yol geçen hanı çalıyorum... bu gün herşey ama herşey deprem için herhalde... 17 Ağustos 1999 için......

Biraz sonra 3 sene önce.............

Herkes anıtın orada toplanıyormuş... ben ise gidemedim ve şimdi burada daha konusunu bile doğru düzgün belirleyemediğim bir yazı yazıyorum... neden sormayın işte... konu gibi; bilmiyorum.... ve bir gün bilmediğim şeylerin sayısı o kadar fazla olacak ki... bilmediğimi bileceğim... işte bu çok önemli bence; BİLEMEDİĞİNİ BİLMEK....

Bilmediğimiz şeylere el atmakta üstümüze yok ki...

Bir şey fark ettim.. artık eskisi gibi cart curt çaldırmıyorlar... bana olan ilgileri mi azaldı acaba? Benim daha doğru dürüst bir kız arkadaşım bile yok ki!!!

Ölümler başladı!!!!!

“Ölümler çıplak gelir, geceyi indirir yavaş yavaş gözlerine...”

hepsi tesadüf , hepsi rastlantı.... bir ben eskidim artık... ne olduğum belli....

ne bir mucize... hareket!!!!

Saat 2’yi biraz geçiyor biliyor musun...

Ve kahrolası ben.... konu hâlâ yok ortada.. lanet olsun depreme! Ne yani sen olmasan ben bu gece niye yazı yazayım ki.... Eren öğretmeni benden uzaklaştırdığını mı sanıyorsun... .

-          Kol düğmeleri-... bizim gibi ayrılırlar... kırk bin kusür insan

Ve sayamadığım daha niceleri.... hepimiz ayrıldık... kol düğmeleri gibi... birimiz hariç!!!

Ben hâlâ yanındayım öğretmenim... sabaha kadar da ayrılmaya niyetim yok... bizi ayırmaya çalışan o deprem denen iblis merak etmesin de....

Felaketi yaratan insanlardır.... belki de depremin de suçlusu.....

Evet evet.. depremin tek suçlusu var... o da benim.... ay buradan kıpkırmızı gözüküyor... tıpkı deprem gecesinde olduğu gibi....

Ay Tozları başladı.........

Şarkılar çok ritmik... belli niye “Okşa” ve ya “Kasanova” yerine İlhan İrem, Barış Manço çaldığı.... Bu gece sevenlerin, severek ayrılanların gecesi de ondan...

Bu gece lailaların ilhan mansızların playboyların gecesi değil...... Bu gece ikimizin Eren öğretmenim.. sadece ikimizin..... diğerleri kendi dünyalarında mutlu olsunlar... bizim dünyamız yan yana içiçe....


Hay Allah.. Unutamadım başladı....

Haklısınız eğer her şarkıya böyle paragraf paragraf  yorum yazacaksam.. işin baştan cıkı çıkar...
En iyisi biz başa dönüp konu arayalım... konusuz yazı bazen sıkıntı doğurabiliryor...

Tıpkı bu yazıda olduğu gibi.... of of....

Hep böyle mi devam edecek.. konu ara ara  ara ara ara ...........

Yanyana nokta koymaktan sıkıldığımı söylemek isterim....

Hayır! Uykuya yenik düşeceğimi de zannetmiyorum..... kimseye kırgın değilim... bu nereden çıktı...

Bakın anlatayım.. efendim ben bir insana küserek veya darılarak,kırılarak onu ve kendimi zorlamam... ne hata yaparsa yapsın ona kucak açarım.. daima açık bir kapı olmalı bence... nereye doğru onu sonra tartışırız efendim.....

-efendim sözcüğünü de çok kullanıyorum....- siz de farketmişsinizdir....

........

bekliyorum.. 03.02yi.....  yanıt yok!!!!


Son 10 dakika.... bilmiyorum bir şey kararıyor içimde... dipsiz kuyulara düşüyorum......

Bu son on dakikada son serzenişlerimizi yapalım artık.. ancak bir sorun var kime serzenişte bulunacağız? Devlet adamlarına mı? Depreme mi? Buna da kara vermemiz gerektiği inancındayım...

Konuyu buldum..... ama onu sonra konuşuruz... biz işimize bakalım..!
Kızlar yeniden çaldırmaya başladı... yıldönümü yaklaşıyor....

                Belki ayrılışın da simgesel ifadesi belirliyoruz...

Yine mi ayrılacağız Eren öğretmenimle..  yine karanlık bir 17 ağustos sabaha karşı buluşmak üzere.....

Romans çalıyor.... sanki elele tutuşuyoruz seninle....Eren öğretmenim....

..... az kaldı

ve deprem başlıyor.....

.... sadece 45 saniye çok kısa....

ve bitiyor..

BİTTİ....

Neredesin? Yine gittin değil mi ? ne yapalım bir sene daha bekleyeceğiz... ama merak etme.. ben seneye yine burada olacağım... her zaman ki gibi... yine oturup konuşacağız....

Güle güle mi demeliyim.....

En iyisi... hoşça kal....

Görüşmek üzere....

 “saat 03.05 ve ben hala yazıyorum.... konuyu buldum sonunda.. konu aslında.......”

çocuk

"Çocuk" Türkçe bir sözcük ve sözlükte 7 tane karşılığı var: 1- Küçük yaştaki oğlan veya kız; 2- Soy bakımından oğul veya kız, evlat; 3- Bebeklik ile erginlik arasındaki gelişme döneminde bulunan oğlan veya kız, uşak; 4- Genç erkek; 5- (mecaz)  Büyükler arasında daha az yaşlı olan kişi. ; 6- (mecaz)  Büyüklere yakışmayacak biçimde düşüncesizce davranan kimse; 7- (mecaz)  Belli bir işte yeteri kadar deneyimi ve yeteneği olmayan kimse. Bu yazıyı yazmaya karar vermezden önce "çocuk" sözcüğünün bu kadar anlama geldiğini bilmiyordum. 

"Çocuk" kavramının modern bir tanımlaması 20 Kasım 1989'da Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi ile yapılmış:  "Ulusal yasalarca daha genç bir yaşta reşit sayılma hariç, 18 yaşın altındaki her insan çocuk sayılır." Birleşmiş Milletler (BM)'nin böyle bir tanımlamaya gitme nedeni trajik: Çocukların fiziksel ve psikolojik baskıya maruz kalmaları. ( istismar ) 

... 

BM ve Türk Dil Kurumu (TDK ) 'nın çocuk tanımlamalarını karşılaştırınca, Türk toplumunun çocuğa bakış açısını apaçık görmek mümkün. Düşüncesizliğin ya da acemiliğin çocuklukla bağdaşlaştırılması bizim çocuğa bakış açımızı gözler önüne sermiyor mu? İnsan geleceğinin kutsal bir parçası olan çocuğun küçümseyici deyimlere konu olması ait olduğu toplumun geleceği hakkında da ipuçları veriyor. Çocukluğu düşüncesizlik ve acemilikle özdeşleştirmek, ancak kendi geleceğimizi düşüncesizce ve acemice biçimlendirmek olabilir. Hayal gücü küçümsenen, ifade ettiği etmediği düşünceleri göz ardı edilen, başkalarının yanında yaptığı hareketlerle büyüklerince çoğu kez utanç kaynağı olarak görülen çocuk, ilerisinin çarpıklığını ve tekdüzeliğini simgelemekten öte ne yapabilir?

Aileler, dolayısıyla toplumlar, çocuklarına sundukları özgürlük ölçüsünde özgürdür. Yasağa ve yasaklamaya alışmış insanımız, doğal olarak, bunları kendi geleceğine, çocuklarına, yansıtmaktan geri durmuyor. Kişisel ve toplumsal özgürlüklerin farkında olmayan; sınırları başkalarının, hem de en yakınlarının, elleriyle çizilen çocuk, sadece kendisine verilen evrensel bir takma isimle büyüyebiliyor. Sonuç ise iç karartıcı, hazin bir tablo: reşit olma yaşı 18'e kendini ifade etmekten yoksun giren; üçgenin iç açıları toplamı, çarpım tablosu, iki paralel arası mesafe, metanefroz böbrek ve Tanzimat şairleri ekseninde dönelip duran insan yığınları. Bundan sonrası gerçekten bir trajedi: Bir yanda güncel gelişmeleri gereksiz ve sıkıcı bulan, sosyal ortamı televizyon ve magazin üzerine kurulmuş bir gençlik. Öte yanda gençliği ülkenin duruma kayıtsız kalmakla eleştirmeleri ve "ah o eski gençlik" iç geçirmeleriyle ebeveyn - yaşlı grubu.

Çocuğun yetiştirilmesi, onun kendini "birey" olarak hissetmesini sağlamakla mümkündür. Çünkü birey, toplumun ve toplumdaki konumunun farkında olan, kendini bu konum içinde değerlendirebilen ve ifade edebilen insandır. Kendini küçük yaştan itibaren birey olarak nitelendiren bir çocuk, kendini ve kendini ifade etmesini öğrenecek ve bu öğrendikleri ile kendi çevresini anlayacak ve tanıyacaktır. Aynı şekilde çevresi de çocuğu ifade ettikleri ile tanıyacak ve toplum çocuğa evrensel konumunun yanında ulusal ya da yerel bir konum biçecektir. Bu hem insanın topluma karşı duyarlılığı açısından önemlidir, hem de toplum kendi geleceğini belirleyecek insana bir kuvvet kazandırmıştır.

... 

"Çocuk", evrensel ya da ulusal bütün tanımlamalardan öte bir anlam taşır. Bu anlamı biçimlendirecek olan ise çocuğu kendisidir. Önemli olan bu biçimlendirmenin bilinçli ve özgür bir ruh ile yapılmasıdır. Çocuk, bilinçli ve özgür bir ruhu hak eden - belki de – evrendeki en saf varlıktır.

ins-zam-an

...

zaman, devinip duran bir yolculuğun kenarlarından süzülen damlacıklardır

her biri kendi içinde binbir turlu anlatan damlacık

her bini başka bir bicimde kendini yansıtan damlacık

...

insan yolculuğun tam ortasında süzülen damlaları izlemekle meşguldür

ilk damlada doğar

ikincide ağlar

binincide âşık olur

sonuncuda olur

...

son damlanın içinde bütün olanın birikimini farkedecektir insan

kendi "öğreti”sidir süzülen

öğrendiklerini okur, yaşadıklarını görür, hissettiklerini duyar

...

her birimiz farkında olup / olmaksızın

kendi damlacıklarımızı süzdük ışığa

günlük sancılardan azade

birleştik / bütünleştik / düşselleştik

...

Kadına Şiddet (ya da Toplumsal İkiyüzlülüğümüz)

Türkiye coğrafyasında sosyoekonomik koşullardan bağımsız konulardan ikisi "kadın" ve "şiddet". Her iki sözcük de "insan" ve "insan hakları"nın gözardı edildiği topraklarda kendilerine düşen payı alıyorlar. Dahası, hem "kadın" hem de "şiddet" içiçe geçiyor ve toplumsal hafızamızda tarihsel ya da magazinsel olarak "kadına şiddet" unsurunun temelini oluşturuyorlar.

"Kadın", "şiddet" ya da "kadına (uygulanan) şiddet" konusunda gerek çevremizde gerekse sosyal medyada pek çok değerlendirme ve yorum yapılıyor. Bu konuda ahkam kesmenin lüzumu yok.  Ancak, bu konu öylesine cıvımaya, sulandırılmaya başladı ki -adını koyalım- toplumsal ikiyüzlülüğümüz karşısında bir iki şey demek istiyorum. Zaten bu konuda müthiş tespitler, kadına şiddeti engellemeye yönelik aksiyonlar bekliyor değilim, sadece biraz daha "insanlık" bekliyorum. Hepsi bu...

Çok geriye gitmeye gerek yok. Bir seneden az bir süre önce Ayşe Paçalı isminde bir kadın, kocası tarafından öldürülüyor. Öğreniyoruz ki, adam daha önceleri kadına tecavüz etmiş ve onu dövmüş; ancak "pişmanım" dediği için serbest bırakılmış. Kadın, adamın tehditleri nedeniyle savcılığa başvurmuş, suç duyurusunda bulunmuş, koruma istemiş, hiçbirine sonuç alamamış.Yani ölüm bağıra bağıra gelmiş. 

Yaşanan bu trajedinin özellikle medyada büyük bir yankı bulması, sivil toplum kuruluşlarının geçmiş dönemlere göre daha yapıcı ve aksiyonel yaklaşımları önemliydi ve zaten katil müebbet hapis cezası aldı. Ancak yaşanan sorunun kök nedenini ortadan kaldırmaktansa sonuçlarını ortadan kaldırmanın tercih edildiği bir ülkede, bu konu da kendine düşen payı aldı. Konuya "Kadına şiddeti nasıl önleyebiliriz?" gibi temel insan hakları noktasından değil de "Kadına şiddet uygulayanı ya da bunu istismar edeni asalım mı keselim mı?" gibi son derece yanlış bir yerden yaklaşıldı. Konuyla ilgili baştaki yapıcı atmosfer yerine, laf kalabalıklarına ve nihayet vicdan boşalmalarına bıraktı. Bu konuda ahkam kesmek, "kadınlarımız, bacılarımız" demek moda oldu. Ve nihayet ikiyüzlülüğümüz, sorunun nedenini çözmektense arkadan dolanmacılığımızın boşalacağı an geldi çattı.

Habertürk gazetesi, -ertesi gün kışkırtmaya yönelik bilinçli yapılacağını öğreneceğiz- bir "Kadına şiddet" haberini sürmanşetten verdi. Sosyal medyada kıyamet koptu. Haberin içeriğinden bağımsız olarak sunuş şekli, gündem yaratma kaygısı pek çok yerde lanetlendi. Tam da beklediğim gibi gündem saptı, içerik unutuldu, yani cinayeti Habertürk gazetesi işlemiş olsa bu kadar tepki almazlardı tahmin ediyorum.

İşte bu noktada Habertürk'ün hiçbir gerekçe ile savunulamayacak aksiyonu, birikmiş ve boşalmaya hazır ikiyüzlülüğümüzün reaksiyon vermesiyle sonuçlandı. Günlük hayatımızda son derece barışçıl(!) ve insan haklarına saygılı(?) olan bizler, Habertürk'e "yahu şu güzel ortamı neden bozuyorsun?" tepkisi verdik. Sanki herhangi bir spor dalında maçı kazanınca "koyduk, siktik, soktuk" demelerimiz, şaşırınca "vay amına koyayım" diye tepki vermelerimiz, bir huyunu beğendiğimiz biri için "vay orospu çocuğuna bak, ne güzel çalıyor/söylüyor/oynuyor" güzellemelerimiz hiç ama hiç yokmuşçasına "ne habersin ne türksün" diyerek kınadık Habertürk gazetesini... Çünkü kendi algılarımız içinde çok belli: Kadına sopa, tecavüz, bıçak vs. şiddet tamam, ama kadınının cinsel kimliği üzerinden hakaret?

...

Kişinin "birey" olmaktan hızla uzaklaşıp "bencil"leştiği bir atmosferdeyiz. Yakın ya da uzak çevrelerimizde olan biten hakkında fikir üretirken / pozisyon alırken insana dair doğruları yakalamak önemli. "Sosyal bilinç"ten bu kadar uzak olan topraklarda, tamamen yanlış, vahşet dolu bir haber sunumu bizi bambaşka yerlere sürükleyebiliyor. Ben buna dikkat çekmek istedim.

Nitekim, haberin akşamında Almanya Milli Takımı bizi sürklase ederek 3-1 yendi... Maç boyunca kaç futbolcumuza kaç kere "amına koyayım" ve "orospu çocuğu" denilmiştir?

Sosyal Sorumluluk

http://www.facebook.com/event.php?eid=266108336762156

...

İyi niyet taşıyan eylemler, söyleme gelince sıkıntılı anlayışların yaratıcısı olabiliyor. Özellikle günlük hayatımızdaki, sosyal ilişkilerimizdeki dikkatsizlikler toplumsal algımızı sakat bırakıyor.

Etkinlik başlığına bakar mısınız? "Sosyal sorumluluk" bir borç olarak gösterilmiş ve insanlara ödeyip ödemeyecekleri sorulmuş. Bunu hele ki günübirlik bir söylem haline getirdiğiniz vakit, içeriğiniz ne olursa olsun çuvallıyorsunuz ve başkalarını da aynı yola sokuyorsunuz.

İşte "vicdani mastürbasyon"un trajedisi burada başlıyor. Çevremize aslında kendimizi tatmin etmek amaçlı teselli ikramiyeleri dağıtıyoruz. Sorunu engellemeyi geçtim, çözmek yerine sürekli erteleme telaşlarındayız. İyi niyetli miyiz? Evet. Sonuç? Yok...

Sosyal sorumluluk, bireyin toplumda gördüğü ve "insan" anlayışını sakatlayan düşünce ve/veya davranışlara karşı geliştirdiği reflekstir. Bedensel bir engelliye tekerlekli sandalye almazdan evvel, engellinin sosyal hayatta karşılaştığı ayrımcılığı ortadan kaldırmaya çalışmaktır; ağaç dikmezden evvel, ağaçları yok eden iklimsel ve kimyasal nedenlerle savaşmaktır. Her şeyden önemlisi, bunu insan ve "birey" olmanın bilinci ve namusu ile yapmaktır. Borç harç vicdan vs. değil.

(u)...

"önce söz vardı..."


...


merhaba


...