memur - işçi

Bugün rütbesinden azade bir askeri personel ile mesai saatleri ile ilgili konuşurken özetle söyledi: "Biz memuruz, onlar işçi."

Şurası açık ki devlet memurlarının pek azı emeğini para karşılığı satan her bireyin "işçi - emekçi" olduğunun farkında.

Hayat boyu maaş garantisi altında adam kendini emekçi sınıfı içinde ayrıcalıklı yere koyuyor. Diğerleri "işçi" çünkü! ama o "memur"!

Askeri kurumlar içerisindeki "sivil(!?) memur"ların durumu ise hepten fena. Ben böyle bir yatış ve satış görmedim. Yaptırım? O ne!?

Gerçek bir emekçi sınıfı ancak emeğini/aklını/gücünü kullanan emekçilerden oluşabilir. Mevcut düzen ve düşüncede memurlar birer hiçtir.

Nettir ki devlet -bütün- kurumlarını kar amaçlı şirketlere dönüştürmeli ve de özelleştirmelidir. Et kokmuştur, tuz her an kokabilir.

Özelleştirmelerden sonra? Emekçi sınıfı kendi kavgasını gerçekten vermeye başlayacak, "memuriyet" emeğin ayak bağı olmaktan çıkacaktır.

Devletin stratejik kurumları? Geçiniz, ortada ne ciddiye alınacak devlet kaldı ne de strateji/kurum. Emekçi her şeyi yeniden yaratmalı.

barış...

Barış Manço, 20.yy Türk Müziği'nin Zeki Müren, Münir Nureddin ve Aşık Veysel ile birlikte kareasını oluşturur.

Barış Manço müziğinin en önemli özelliği -bence- kendine özgü oluşu ve özlü anlatım kabiliyetidir. Barış, son ozanlardandır.

Barış Manço'nun 1979 - 1985 arasındaki müziği henüz aşılamamıştır. "Yeni Bir Gün" albümü hala en iyi "Türkçe sözlü rock albümü"dür.

Barış Manço, benim için ayrı apayrı bir insandır. Ona en sevdiğim şarkısı ile el sallamak ve gülümsemek istiyorum:



ah evet...

Ah evet Ufuk Uras, nasıl da inandılar sana, sol rüzgarlar... Boğazlı kazağınla ne de karizmaydın. Sana inanan salaklara acıyorum sana değil.

...

Ah evet Necip Fazıl, nasıl da inandılar sana, sağ rüzgarlar... Kaldırımlar şiirinle ne de üstaddın! Peşinden gelenlere acıyorum sana değil.

...

bilimsel?

ODTÜ'de yaşananlar, peşpeşe açıklamalar, bende şunu düşündürüyor: Bu topraklarda -hangi fikirde olursak olalım- uzlaşmaya yer yok.

Bize bir anadolu ananesi olarak pazarlanan uzlaşı kültürünün ne kadar palavra olduğu, gücü eline alanın zulmü yüzümüze tekrar vuruluyor.

"Nereden tutsak elde kalıyor." ve "Devenin neresi doğru ki!" arasında bir yerdeyiz ya da her ikisinin birden yaşıyoruz. Trajikomik!

Demokratik olduğunu iddia eden bir ülkenin nerdeyse bir tugay büyüklüğünde polis grubu ile gezen bir başbakanı var. Muhafız alayı eksik!

Başbakana demokratik yollarla tepki gösteren öğrenciler önce dayak yiyor, sonra evlerinden alınıyor, terörist ilan ediliyor/lince uğruyor.

Öğrencilerine -neyse ki- sahip çıkan üniversite ve akademisyenler kınanıyor, ayıplanıyor. Bilimsellikleri sorgulanıyor. Ne üretiyorlarmış!

Hadi başbakan zaten dogmatik tarikatçı, rektörün biri önce utanç verici bildirgeyi imzalıyor ve sonra metni o.kumamış pardon hay allah...

Adını geçmiş/gelecekte hiçbir makalede okuyamayacağımız üniversitelerin müteahhitten bozma rektörleri de pek muhterem beyefendiler...

Bilimsel ve özgür düşünceden zerre nasip almamış akademik yapının siyaset karşısındaki doğal olarak aczini ibret ve dehşetle izliyoruz.

Yine de umut ve heyecanla izlediklerim: Bu ülkede hala insan hakları, adalet ve bilimsel özgürlük için nefes alıp ter dökenler var!

Zamanın terazisinde aklın, matematiğin, en önemlisi insanın hür vicdanının baskın geleceğine inanmaya başladım. Karanlıklar korkuyor!

...

F.E.K: Karanlığa karşı somut direnişe cumhuriyet uyanışı gibi roller biçenler heveslenmesin. Bu direniş bilimsel ve özgür, kendine özgü..

...

...derken bir başka rektör "başbakanı beğenmezsen onun verdiği maaş alma" diyor. Eskileri asker yeşiline secde ederdi/bunlar dolar yeşiline.