okul kıyafeti

Kemalist cumhuriyetin belki de en büyük ideası bütün vatandaşlara sosyal statülerinden bağımsız eğitim ve meslek hakkı sunmasıydı.

"Çoban" Süleyman Demirel mühendis/cumhurbaşkanı, "Şair" Bülent Ecevit karaoğlan+başbakan oldular, bambaşka yerlerden devletin başına...

Cumhuriyet, bütün aksak ve eksiklere rağmen eğitim ideası ile yıllarca ayakta kaldı ve nesiller yetiştirdi. Bu gerçek net ve çıplaktır.

Tek tip kıyafet, Kemalizmin ulus-devletçilik ve eğitimde adalet ideasının olağan bir uygulamasıdır. Olumlu/olumsuz yansımaları vardır.

12 Eylül'den sonra devlet kademeli bir şekilde eğitimde adalet uygulamasından vazgeçti: Önce üniversiteler ve bugün nihayet ilköğretim.

Devlet, özel okullar yoluyla ekonomik sınıfları çocuk eğitiminden beridir birbirlerinden eğitim ve sosyal alanlarda ayrıştırılıyor.

Bugün, eğitimde tek tip kıyafetin, kemalist cumhuriyetten ve adil ve eşit eğitimden bahsedemeyeceğimize göre, hiçbir anlamı kalmadı.

Aksine devlet, serbest kıyafet uygulaması ile, eğer sürdürülürse, onyıllar sonrasındaki sonunu hazırlamış oluyor: Çocuğun sorgulaması!

Çocuk, küçük yaştan itibaren, arkadaşlarının giyimine özenecek ve "anne ve babasının bu imkanlara neden sahip olmadığını" soracaktır.

Çocuk, farklı kültürlere ait giysileri görecek ve kültürleri, buna bağlı yaşam tarzlarını, sosyal ilişkileri erken yaşta tanıyacaktır.

Çocuk, okul çağında sosyal bir travma yaşayacak ve bu izler ile ayrıştırıcı ve zulüm eden sistemi değiştirmek/yıkmak için uğraşacaktır.

Gerçek çıplaktır: ülke bölünmüştür ve parası olmayanın okuma şansı yoktur. Bunu çocuktan saklamayalım ve bırakalım o bunu değiştirsin!

öğretmen

23.11.2012... FEK

Öğretmen, çocuğun dış dünyaya attığı adımları sayar ve ona nereye gitmesini değil, nereye gideceğine nasıl karar vereceğini öğretir.Bir toplumun geleceğini öğretmenlerinin düşünce/eylemlerine bakarak üç aşağı beş yukarı tahmin edebilirsiniz. Öğretmen gelecek aynasıdır.

Türkiye'de öğretmenlik bugün kutsal emek sınıfı olmaktan çıkmış, garanti maaşlı "memur"luk ya da dersane "amele"liği haline gelmiştir.

Kadrolu öğretmenlerimizin büyük çoğunluğunun "salla başını al maaşını" tutumuyla kendilerini ne kadar geri bıraktıkları ortadadır.

Kendi akademik yetersizliğini öğrencilere "hocalık" taslayarak, hiyerarşi ile kapamaya çalışan öğretmenler görüyorum. Onlara acıyorum.

Öğretmenlik emekti(r) ve kutsaldı(r). Özel eğitim sektörünün işçisi pek çok öğretmen "dersaneler çok yaşasın" demek zorunda kalıyor!

Devletin sistematik bir şekilde yıllarca ayaklar altına aldığı öğretmen, şimdi kadroluysa yatarak, özeldeyse satarak intikam alıyor.

Ben, ne mutlu ki öğretmenler gördüm, dinledim, benim elimden tuttular. Ne yapmam gerektiği değil, buna nasıl karar vereceğim öğretildi. Sevgi/İlhan, Gönül, Hayriye, Nuran, Hediye, Hakan, Zuhal, Sedat öğretmenlerim oldu. Bu isimler, müsaadenizle, benim için daha bir özeldir.

Karanlığa rağmen yüreğimdeki (u)mutluluğu başta öğretmenlerime borçluyum. Zamanım geldi ve belli ki çocuğum benim kadar şanslı olmayacak.

Yüreğinde barışı adaleti özgürlüğü taşıyan, bilim konuşan, insanlık üreten bütün öğretmenlere selam olsun! Hiçbir teri boşa akıtmadılar.

zamanın terazisi

Zamanın terazisi: denge, kaosun bir sonucudur. Eylemler/fikirler zamansız birer kaostur ve zaman bunları terazisinin iki kefesine koyar.

Evrende hareketler ve bunların sonuçları vardır, hepsi değişkendir; değişmeyen ise entropi değişiminin her zaman pozitif olmasıdır. Entropi, termodinamik anlamda enerjinin kullanılamazlığıdır. Bunun insan yaşamındaki karşılığı, düzen/sistem için baskı gereksinimidir.

Aldığımız nefes dahi düzensizliğe yol açar; ama biz tüm düzensizliklerin bir yere toplayıp, doğanın/evrenin müthiş uyumundan konuşuruz. 

Zaman düzensizliklerin dizilimini/dağılımını yapar ve bunları terazi kefelerine dinamik şekilde yerleştirir. Terazide herşey değişkendir.

Bütün davranışlarımızın zaman içinde mutlak/muğlak karşılığı vardır. Çoklu/toplumsal boyutta bu karşılık daha belirgin ve kaçınılmazdır.

Bugün gazze özelinde ortadoğuda yaşananlar, zamanın terazisindeki düzensiz karşılıklara çok iyi bir örnektir. Mevcutta görünen kaostur. Bu ne ilktir, ne de sondur. dışarıdan müdahele(baskı) ile oluşturulmuş ülkeler(sistem), dengeye yaklaştıkça(zamanla) parçalanıyorlar. Zaman, terazisini dengede tutabilmek adına kimsenin gözünün yaşına bakmıyor, ülkeler yıkılıyor, insanlar ölüyor, acı, zulüm, vesaire...

Senelerce taş taşıdığımız düzenler, ezip geçince bizi, "ortadoğuda kaos var" diyoruz. görmüyoruz ki bütün bunlar geçmişin karşılığı. 
Bugünün de bir(çok) karşılığı var yarında. Bir taraf denge kuruyorum diyor, öte yanda kaostakiler. Kim haklı/haksız tartışmaları... oysa unuttuğumuz şey, terazide haklı haksız değil, olan olmayan diye dağıldığı herşeyin. sonuçlarla değil, nedenlerle boğuşmalı.

Zamanın terazisi: adalet/barış isterken, kendi zulmettiklerini/ezdiklerini hatırlamalı insan. Çünkü zaman dinamik ve terazi her daim dengede.

Cumhuriyet Bayramı


29.10.2012... FEK

Herhangi bir yıl sonra hâlâ sadece eski bir yıl marşı ile kutlama yapan başka bir topluluk var mıdır, sanmıyorum.

10. Yıl Marşı, 10.Yılın çoşkusudur; ama bugün, mevcut düzenin geri kalmışlığının, okumuş(!?) kesimin geri kalmışlığının metaforudur.

Cumhuriyete dair bütün kavramların içini de nasıl da güzelce boşalttığımızı oyduğumuzu 10. Yıl Marşı'nı her dinleyişimde duyumsuyorum.

Cumhuriyetini demokrasi ile asla/katiyen taçlandırmamış bizler, bugün yıllarca başkalarına sıktığımız biber gazı ile tanıştık.

Bu ülkede onyıllardır metaforik anlamda biber gazı ve cop vardı, bizlere Selahattin Pınar'dan geliyor: "daha önceleri neredeydiniz?"

Bugün empati yoksunu antidemokratik cumhuriyet anlayışının cenazesi kalkıyor. umuyorum çocuklarımıza anlatacağımız dersleri alıyoruzdur.

Benim neslim, bu zulmü bir fırsata çevirmek ve daha özgürlükçü, bilimsel ve insancıl bir cumhuriyet yaratmak adına "emek" sarfedecektir.

Bu cumhuriyet "Mustafa Kemal'in askerleri"nin değil, O'nun ilk cumhurbaşkanı olduğu ülke vatandaşlarının omuzlarında yükselecektir.

gelin itiraf edelim...


askere gelmezden evvel yazmışım; 08.08.2012...FEK

Kendi çözüm üretemeyişlerimizi CHP'ye fatura ederek günah çıkartıyoruz.

İktidardakine değil ama iktidara tapıyoruz. Böylece ülkede iktidar değil muhalefet sorunu oluyor!

12 Eylül referandumunda "boykot" ve "yetmez ama evet" cepheleri nicel değil ama nitel olarak AKP saflarında yer aldılar.

AKP bu niteliklerden güç alarak niceliğinin çok üstünde bir yapı oluşturdu: Kemalist Cumhuriyet yıkılmıştır.

CHP'nin önünde iki seçenek mevcuttur. İlk seçenek BDP ile koşulsuz ittifak yapmaktır. Tabanını söküp atacaktır.

CHP'nin 2. seçeneği kendini fesh etmektir. Bu boşluk yeni siyasette yeni temeller ve dinamikler oluşturacaktır.

CHP'nin feshi, ülkede muhalefet yok diyenlerin susmasına ya da çalışmasına yol açacaktır. İkisi de iyidir!

CHP iki radikal karardan birini almazsa AKP önümüzdeki dönemde kendi muhalefetini kendi dinamikleriyle yaratacaktır.

Kendi muhalefetini biçimlendiren iktidarların ülkeleri ne hale getirdikleri tarihde tecrübeler ile sabittir.

Mevcut denklemde hepimiz sabit duruyoruz. İki değişken var: AKP ve RTE. CHP üçüncü değişken olabilir mi? Ümitsiziz.

Ülkenin bugününden en çok Kemalistler sorumludur. Yılmaz Özdil - Emin Çölaşan - Bekir Çoşkun üçgeninde sanal savaşanlar için er meydanı yakındır!

...

FEK: askerden döndüğümde "şehit"lerine değil, "insan"larına eğilen bir toplum hayal ediyorum. bu hayali bütün dostlarımla paylaşıyorum...

pencere / merhaba

Önceleri yazmışım, 5 yıldan önceleri...FEK

İnsan, başlangıçtan beri soru sorarak ilerleyen bir organizma. Yazının bulunuşundan aydınlanma devrimine, Amerika’nın keşfinden görelilik yasasına uzanan sonsuz zaman diliminde sorduğu sorularla üretkenliği yakalayan bir canlı. Geleceğe giden yolda ona yön verecek olan da sorduğu sorular, karşısına çıkacak olanlarsa aldığı cevaplar...

Başdöndürücü bir hızla evrilen bugünün dünyasında insan, sorduğu soruların yanıtlarının birer "pencere" olduğunun farkındalığı ölçüsünde özgürdür. Çünkü aldığı her yanıt yeni bir sorunun başlangıcıdır ve sorduğu her soru insanın "özgürleşme bilinci" kazanmasında yepyeni bir penceredir.


Dünyaya adımımı attığım andan itibaren - farkında olarak ya da ötekisi - sayısız pencere açtım. Bu sayı, bundan sonra açılacak pencerelerin yanında anlamsız kalsa da, iki tanesi ile gelecekten sıyrılacaktır sanıyorum: İlhan Selçuk ve İlhan İrem'in "pencere"leri.

İlhan Selçuk 1962 yılından beri hergün açtığı pencereleri takipçileri ile paylaşan bir bilge. Yazılarında kullandığı her harf, geçmişten geleceğe doğru işlenen bir ışığın izdüşümü olarak canlanıyor kafamda.

İlhan İrem yaptığı müzikle bir insanın sonsuz hayatına dair en güzel ipuçlarını veren saf ışığın ölmez dervişi. 1983 çıkışlı "Pencere" isimli albüm, insanın yolculuğundaki en gerçekçi gidiş gelişleri anlatması adına ölümsüzlüğü hak ediyor.

Dönüp kendi "pencere"me baktığım zaman iki "pencere" ile paralel yol aldığımı görürüm. Çünkü insan "özgürleşme bilinci"ne ulaşma yolculuğunda tek değildir. Bu yolculuğu birlikte duyumsadığım iki aydın-bilge, insanın -şu karanlık günlerde bile- (u)mutlu bir geleceğe yepyeni "pencere"ler açmasına yardımcı oluyor.

Oscar Wilde, "hepimiz bir bataklıkta yaşıyoruz, ama bazılarımız yıldızlara bakıyor." der.

Merhaba...